Ah Benim Canım Bodrum’um

BODRUM…

 

Ah güzel Bodrum yarımadası… Size dilimin döndüğünce, aklımda kalanları anlatacağım.

 

1980 sonlarıydı. Hani Zeki Müren’in Bodrum’a yerleştiği, basının bakir kalan bu yeri bütün gazıyla anlattığı ve gösterdiği zamanlardı. Babam eve geldiğinde bize bir sürprizi olduğunu söyledi. Bodrum Turgutreis’ in köyünden bir ev almıştı. En az 150 yaşında eski bir taş ev. Köyde “Koca Ev” diyorlardı. Nedeni ise Bodrum’da evlerin tek ya da iki gözden büyük olmaması ve bu evin üç oda olmasıydı. Eski bir rum eviydi ve büyüleyiciydi. İçinde yaşarken büyüsü kaybolmaya başlamıştı. Yağmur yağdığında evin çeşitli noktalarına yerleştirdiğimiz kovalar dokuzu geçerdi. Üst oda da koşarak hareket edersen aşağıdaki avize kafanıza düşebiliyordu. Uyandığınızda sabah ayazından kaçan ve ısınmak isteyen birkaç sokak kedisiyle uyanabiliyorduk.  Annemin bu durumdan dolayı duygularını pek bilmiyorum ama biz çocuklar çok eğleniyorduk.

Bizim Bodrum maceralarımız, aynı topraklarda yaşadığımız fakat hiç bilmediğimiz bir kültürle tanışmamız, bu dönemlerden başlıyor.

 

Bu dönem de;

  • Yolların kenarı mandalina ağaçları doluydu. Yeşil mandalinaları yiyerek denize doğru yürürdük. Yeşili bile tatlıydı.
  • Kış zamanı, bu yollar keskin ve tatlı mandalina kokardı.
  • İncir ağaçları da doluydu. Denize aç gitmenin imkânı yoktu.
  • Belli aralıklarda hayrat çeşmeler vardı. Köyün ileri gelenleri yaptırmıştı. Topladığımız meyveleri şakır şakır yıkardık.
  • Halk plajları vardı ve belediyenin şezlongları ücretsizdi.
  • Sadece yaz ayları yoğun oldukları için dolmuş ücretleri çok pahalıydı. Rakamı tam hatırlamıyorum ama bir kişilik gidiş geliş ücreti vermek yerine o parayla, plajda bir kola ve tost yiyebiliyorduk.
  • Gazeteyi sadece bir bakkal satardı. Lakabı da Amerikalı’ydı. Sebebini hiç bilmiyorum. Bakkal amca bildiğin Ege insanıydı. 🙂
  • Market yoktu, bakkalda da ne varsa artık. Pazar yirmi kilometre uzakta ki Bodrum merkezde kuruluyordu. Temel ihtiyaçlar için Bodrum’a yolculuk ederdik. Gittiğinde aradığını bulursan acayip mutlu olurduk. 1,5 saatlik yolculuktan sonra şekerin kalmadığını öğrendiğimiz oluyordu.
  • Kuaför yoktu.
  • Veteriner yoktu.
  • Cins köpekler yine terk edilmiş ve sokaklarda geziyordu ki hala bu durum devam ediyor. Yapmayın bunu lütfen. Çocuklarınıza hayır demeyi öğrenin.
  • Esnaflar yan yana dükkânlarında aynı işi yapmazlardı.
  • Ama bazı esnaflar ecnebi-yerli fiyatı diye iki çeşit fiyat söylerlerdi. Maalesef…
  • Bodrum’da ilk öğrendiğimde şok olduğum şey, iki bekarı birbirine yakıştıran ve ara buluculuk yapan kişi “ben onların godoşuyum” diye gururla söylüyorlar ya da kısmet çıkan genç kıza “sana müşteri var” diye haber veriyorlar. Bunları ilk duyduğumda İstanbul Türkçesiyle dinlediğimi düşünün. 🙂 Sonra alışıyorsun kelimelere. Dupduruu şeklinde konuşmalara alışmamız bayağı zaman aldı tabi. 🙂
  • Bodrum geleneklerinde evlenmek çok zor iştir. Damadın kendine ait bir evi olmak zorunda. Bu sebepten oğlu olanlar evinin üstüne ev yaparlar. Gelin kayınvalide altlı üstlü otururlar. Gül gibi geçiniyorlar diyeyim siz anlayın. 🙂 Gelin de bu evin içinin tüm eşyalarını almak zorunda.
  • Düğünler yedi gün sürüyor.
  • Okuntu adında bir davetiyeleri vardır. Okuntu bir tülbent, havlu ya da kumaş olabiliyor. Bir beyaz kâğıda sarılı olan okuntunun üstüne isim yazılır ve kendileri getirir. Eğer siz şehirden geliyorsanız ( mesela biz ), anlamazsınız siz diye, size davetiye gönderiyorlar.
  • Okuntu gelenler, evlenen kişilerin ailelerine ziyarete giderler ve bardak, çanak hediye götürürler. Davetiye aldıysanız bunu sizden beklemezler.
  • Bu hediye alımı oğlunu askere gönderen aileye giderken de geçerlidir.
  • Gelinin çeyizi yeni evine götürülürken bir deve eşlik eder. Deve Türk Bayrağı, zeytin dalı ve al duvak ile süslenir. Arkasından bekâr kızlar çeyizleri tepsilerde taşır ve davul zurna eşliğinde zeybek türküleriyle tüm köyü yürürler. ( Bu gelenek hala devam ediyor.)
  • Düğün aşçılığı diye bir meslek var. Neden? Çünkü yedi gün boyunca kız ve erkek evinde gelen herkese yedi çeşit yemek ikram edilir. Düğün zamanı neredeyse tüm köy yemeğini buralarda yer. Evet, yanlış duymadınız. 🙂 Bir gün yolunuz düşerse keşkek, lokum pilavı, etli nohut yemeğine kaşık sallayın. Lezzetlere inanamayacaksınız. Masa altından rakı içenlerde var. (8.çeşit) 🙂
  • İlk keşkekle karşılaştığımda aşure sanıp kaşığı sallamıştım. Tuzlu çıkınca ağlamıştım. Sonra keşkekle barıştım ve hatta favori yemeğim oldu.
  • Son gün düğün yapılır. Köyün tüm bekâr gençleri tek tek zeybek oynarlar. Kızlar ise toplu şekilde oynarlar.
  • Bodrum’da evlilik zor iş vesselam, gençlerin yarısı kaçarak evleniyor. (Doğal sonuç)
  • Bir de tahmin edersiniz ki, aileler çok fazla çocuk yapmıyor. En fazla üç çocukludurlar. Sebebi malum. 🙂
  • Yarımada’da Deve Güreşleri Festivali var. Gelenekseldir. Her yıl bahar aylarında gerçekleşir. Köylünün bir yıl boyunca bakıp büyüttüğü deveyi, diğeriyle güreştirir. Develer süslenir aynalı, el işi yazmalı. Çılgınca eğlenirler. Ben gördüğümde ağlamıştım. Nedeni? Hemen anlatayım… Güreş alanına girdiğinizde, bir sucuk kokusu vardır. Her yerde kangal kangal sucuklar satılıyor, ekmek arası satıyorlar. Kardeşime sordum “ Sucuk olayı nedir?” diye. Zaten hayvanların güreştirilmesi, yaralanması iyice moralimi bozmuştu, üstüne aldığım cevap beni mahvetti. Geçen sene güreşlerde sakatlanan develerin sucuğuymuş. Ağzıma sürmedim. Gelenekler güzeldir ama bu kadarı biraz fazla geliyor bana…
  • Ege yemeklerinden bahsederken kabak çiçeği dolmasından bahsetmeden geçemeyeceğim. Herkesin evinin önünde iyi kötü bir bahçesi vardır. Mutlaka kabak ekerler. Sabah ayazında uyanıp, çiçek açmış kabak filizlerinin çiçekleri toplanır. Güneş çiçekle buluşursa kapanır. Onun için erken davranmak gerekir. Bu işlem birkaç gün tekrarlanır. Malum hepsi aynı gün açmıyor. Bir tencerelik çiçek yaklaşık 3-4 günde birikir. Sonra onu zeytinyağlı pirinçli enfes bir şey olur. Ege’ye gidip, yemeden gelmeyin.
  • Tarihine çok sahip çıkarlar. Her yıl Haziran ayında Amiral Turgut Reis’in ölüm yıldönümü, bando ve İstiklal Marşı törenleriyle anılır. Devam eden 3 gün boyunca da çeşitli konserler etkinlikler düzenlenir.
  • Bergamut meyvesini ilk defa burada gördüm. Böyle yamuk pütürlü bir limona benzer. Kabuğunu ince şekilde soyarsın. Kurutursun, çaya koyarsın. Kuruttuğun yer iki ay mis gibi kokar. Kabuğun altındaki süngere benzeyen beyazından reçel yaparsın. İçini de limon diye kullan. Diğer meyvelere bereketiyle hava atar kendisi. 🙂
  • Hala Burada yaşayan aileme, yılda iki – üç kere gidebiliyorum. Benim gece geldiğimi öğrenen ve daha yüzümü görmeyen komşularımız, ben daha sekizinci rüyamı görürken, onlar sabah tarlasından topladığı meyveleri, limonları bizim evin kapısına asarlar. Gamze sever diye. Kırklı yaşlara gelmeme rağmen bayram sabahını bekleyen çocuk gibi, uyanır uyanmaz kapıya koşarım. Ne getirmişler diye…

 

Size anlattıklarımın çok az kısmı hala devam etmekte. Son üç senedir Bodrum’u tanıyamaz oldum. Bütün plajlar “beach” olmuş, dımtıs dımtıs müzik eşliğinde iki kişi sohbet edemez olmuş.  Mandalina ağacı kalmamış, küçücük yerde koskocaman marketler dolmuş, trafik sıkışıklığı var ve benim yüreğimde ince bir sızı… Bir yeri sevip gidiyorsan onu değiştirme, talep etme, bırak öyle kalsın. Bütün lükslerini yanında taşıyacaksan, olduğun yerde kal…