İğneada’ya Yolculuk 2014

İkinci yolculuğumuza 17 Mayıs Cumartesi günü sabah çıktık. İstikamet bu sefer İğneada. Daha önce görmediğim bir yere gidiyoruz ve çok heyecanlıyım. Hazırlıkları cuma akşamından yaptım. Ara mevsim olduğu için yazlık kışlık ne varsa yine bir karma yaptım. Bu sefer valiz yerine battal boy çöp poşeti tercih ettim. Eşyaları yerleştirdikten sonra poşete yer bulma derdimiz olmadı. Marketten çeşitli alışverişler yaptım. Daha önce denemediğim, bu yolculukta deneyebileceğim konserve yiyecekler aldım. Kefken yolculuğumuz kısa olduğu için akşam yemeğimizi dışarıda yemiştik. Bu sefer ki yolculuğumuz 3 gün sürecek. Araç içinde yemek pişirme olasılığım yüksek. Karavan içinde yemek pişirme fikrine henüz alışamadım. Yemek kokusu yataklara sinecek ve tatil boyunca çıkmayacak gibi geliyor bana. Tabii ki daha sonraki günlerde bunu deneyeceğim. Karavan kampında bir çeşit güvendeydik. Gerçi ihtiyaç olmadı ama karavan komşularımızdan eksiklerimizi tedarik ederiz düşüncesi beni rahatlatıyordu. Şimdi çıktığımız yolculuğumuzda tek başınayız. Hava muhalefeti olmazsa denize girmeyi düşünüyoruz. O yüzden ıslak eşyalarımızı asacağımız yeri düşünerek mandal ve çamaşır ipi aldım. İpi nereye bağlayacağımla ilgili hiç bir fikrim yoktu. Zaten kullanamadım, banyodaki rafları kullandım kurutma işlemi için 🙂 Yolculuk sırasında atıştırmak için kuruyemiş, kruvasan vs gibi oğlumun deyişiyle abur cucurlarımızı da aldım. Kahvaltılık çeşitleri, bir paket makarna, zeytinyağı, küçük domatesler gibi günlük ihtiyacımız olan yiyecekleri tedarik ettim. 

Gelelim temizlik konusuna, her şeyin küçüğünü tercih etmeye çalıştım. Küçük bir el süpürgesi ve faraş, küçük boy bir şampuan, havlu peçete, tuvalet kağıdı gibi… Aslında normal tatile hazırlandığımızdan farklı olan boyut bu. Evdeki rutin ihtiyaçlarımızın hepsini minimalist düşünerek hazırlamak. Hazırladığım herşeyi salonun ortasına yığdım. Eşim bu yığılmayı görür görmez ” sen bu karavan işini biraz farklı algıladın, karavan işi birazda yoksunluk olayıdır” demez mi! “Ben hiç öyle düşünmüyorum” diyerek düşündüğümü yapmaya devam ettim. Beylerin bu yoksunluktan aldıkları keyfi hala anlamış değilim, imkanlar dahilinde yapılabilecekleri yapmak gerektiğini düşünüyorum. Sabah erken kalkıp evin önüne çektiğimiz karavana eşyaları taşıdık. İçeri girip tam buzdolabına bir şeyler yerleştireceğim, yeni bir tecrübe olayının içinde bulduk kendimizi. 2 hafta önce eşim arkadaşlarıyla dalış için Saros’a gitmişti. O günden beri açılmayan buzdolabı hafiften küflenmeye başlamıştı. Ne öğrendik? Artık karavan parka çekildikten sonra buzdolabının tüm kapakları açılacak. Hayatımda sabah 07:00 de hiç buzdolabı temizlememiştim. Onu da yapmış oldum. Tüm malzemeleri yine yolculuk sırasında birbirine çarpmayacak şekilde yerleştirdikten ve ön koltuk savaşını oğlum kazandıktan sonra yola çıktık. Bu yolculuk bize daha neler öğretecek merakla bekliyorum.

Çok detaylı bakamasam da internette Kıyıköy ve İğneada çok güzel görünüyordu. Keyifle karavan perdemi açtıktan sonra evden yaptığım kahvemi yudumlayarak (evet bu sefer unutmadım ) yolculuğun tadını çıkarmaya başladım. Önce Kıyıköy’e gideceğiz. İstanbul’a mesafesi (bizim hesaba göre) yaklaşık 1,5 saat. Baba- oğul sohbet ederken bende yoldayken uzana uzana gitmenin tadını çıkarayım dedim. Uzandığım gibi uyumam bir olmuş. 🙂 Eşimin “Gamze geldik” demesiyle uyandım. Saat 9,30 gibiydi. O yüzden size yolculukta şu yoldan gidin ya da şuraya sapmayın diyemeyeceğim. Buradan çıkardığım tek sonuç yolda uzanarak uyumak çok keyifliydi. 🙂 Araçtan inerken temiz oksijen kokusunu çok net alabiliyordum. 3 sene önce Gökçeada tatilimizi hatırlatan havanın kokusu gibiydi. Çok şirin bir yere benziyordu. Tabi ben arabadan indiğimde dar sokaklar, taş binaların pencerelerinden sarkan sardunyalar, şirin bir restaurant gördüm. Eşimin burada kahvaltı edebilir miyiz soruma evet cevabı alınca, arkada Saklı Bahçe diye bir yere döndük. Yeşilliklerin arasında, dar ve topraktan ve taştan olan bir merdivenden indik ve muhteşem, kartpostalları aratmayacak kadar güzel bir manzara ile karşılaştım. Kıyıköy 🙂 Harikasın Kıyıköy… Manzaraya en yakın masaya oturduk. Sağımızda büyük bir yeşil alan, yeşil alanın bittiğinde başlayan mütevazi bir liman, limanın arkasındaki sahil ve mavi denizin dinginliği, sahile paralel yeşil bir dere… Ufak tefek, sayısı çok az binalar. Daha sonra aşağıya indiğimizde, sahildeki binaların bir küçük balıkçı dükkanı (isterseniz taze balık alıp pişirebilirsiniz karavanda) , bir küçük balık restaurantı, küçük bir bakkal olduğunu gördük. Gerisi zaten alabildiğine doğa 🙂 Tahmin edersiniz ki, bu manzaraya hakim olan yer, biraz tepedeydi. Klasik olarak oğlumuz yerinde durmadığı ve gördüğü kedilere bakacağım diye oradan oraya zıplamaya başladı. Ben yine hem tedirgin hem mutluydum :)Kahvaltımızı yaptıktan sonra, restaurant yetkilisi Hakan bey yanımıza geldi. Eşim kendisine nereleri gezebiliriz, nerede kalabiliriz sorularını sordu. Aşağıda sahilde kalmanın sakıncası olmadığını, oradaki balık restaurantının kuzeni olduğunu, bizi Hakan gönderdi dediğimizde yardımcı olacaklarını söyledi. Çalışanları, müşterileri, servisleri, sohbetleri çok şirindi. Buradan ayrıldıktan sonra deniz delisi oğlumla eşimin isteği üzerine hemen deniz kenarına indik. Bulutlar güneşle gökyüzünde dans ederken, hava tam bir bahardı. Bu sefer karavan manzaramızda büyük yeşil bir alan ve içinde yaklaşık 30 kadar inek vardı. Böyle bir anı sanırım başka zaman yaşayamam. 
Tabii ki benimkiler denize girecekler. Oğlum heyecanında beni telaş içine sokarak mayosunu giydirdiği gibi denize doğru hamlesini yaptı. Mayısın ortasındayız ve bu sene hava bir türlü tam ısınmamışken, akıllıca bir şey yapıp yapmadığımızı bilmiyordum. Bu tip durumdan kurtulmak için hemen rusları getiririm aklıma, “onlar bebeklerini buzlu suya atıyorlar alışsın diye, bizimkine bu havada ne olacak canım, bizimkide alışsın.” diye düşünüp kendimi ikna ettim. 🙂 Hazırlandıktan sonra sahile gitmek için derenin üstündeki tahta köprüden geçip kumsala vardık. Evet evimiz yine deniz kenarında 🙂 Merak edenler için belirteyim. Deniz suyu 17 dereceydi. Oğlumla eşim başta şok olarak ama sonra kendilerini zorlayarak suyun sıcaklığına kendilerini alıştırıp suya girdiler. Ben tabii ki girmedim 🙂 15-20 dakikalık deniz maceramızı bitirdik. Dönerken oğlumun titremesinden, bizden Rus falan olamayacağına karar verdim. 2 dakika uzaklıktaki evimize geçtik. Bu sefer karavanda duş almayacağız. Çünkü planımız 3 günlük bir gezi ve suyu tasarruflu kullanmamız gerekiyor. Zaten denizden çıktığında oğlumu yıkamayı pek tercih etmiyorum. Vücudunun ihtiyacı olan iyot biraz üzerinde kalsın istiyorum. 
Sıra geldi sandal gezimize… Evimizin yanında sandal kiralıyorlar. :)) Böyle cümleler kuracağım hiç aklıma gelmezdi. 🙂 3 çeşit kiralama yapıyorsunuz. Bir motor kiralayabiliyorsunuz, Kıyıköy’lü amca eşliğinde derenin ilerisinde şifalı su falan varmış. Oraya kadar götürüyormuş. Bu yolculuğun ücreti 35tl. Sandalı bir saatliğine kiralayabiliyorsunuz. Burada sandalı biz kullanıyoruz. Saati 25 tl. Birde iki kişilik kano var. Sanırım onun da saati 20tl.ydi. Net hatırlamıyorum. Hoş görün. 🙂 Sandal gezimiz muhteşemdi. Hayatım boyunca görmediğim kadar yeşil tonu derenin yeşiliyle birleşmişti. Bulutlar harikaydı.
1 saatlik güzellik yolculuğumuz bitince yürüyüş yapalım dedik. Burada görülmesi gereken yerlerden biride Aziz Nikola Kaya Manastırı’ymış. 6. Yüzyıldan kalma bu manastır tamamen kayaların oyulması ile yapılmış. Manastırda gelin damat fotoğrafları çekiliyordu. İçi çok karanlıktı. Çok bakımsızdı. Neden ülkemizde bu tip değerlere sahip çıkılmıyor hiç bir zaman anlamadım. Bu kadar bakımsız olmasına rağmen ziyaretçi sayısı epey vardı. İçeri girmek hafiften bir korku filmi girişi gibi olsa da, manastırın önünde 1tl karşılığında fener kiralayabiliyorsunuz. Yerleri içerdeki rutubetten olacak ki kaygandı. Burayla ilgili tarihi bilgimiz olmadığı için, gezerken ” Vaaay kayayı nasıl böyle oymuşlar? Hmmm sütunlarda var. Oradaki çatlak ne kadar da büyük. Oğlum yavaş düşeceksin.” şeklinde konuşmalarla gezimizi bitirdik. 🙂 Buraya gelirken belediye plajının yakınında aracınızı park etmenizi tavsiye ederim. Çünkü manastırın orada araç ile manevra yapmanız hayli güç olabilir. Plajın oradan orman arasında yürümek ayrı bir keyif, onu da belirtmek isterim. Araca dönerken yağmur başladı. Evet öğlen denize girerken 4 saat sonra yağmura yakalandık. Yaz yağmuru diye düşünüp aracımıza döndük. Aracı park ettiğimiz yerde piknik alanı vardı. Bir yanı kanolarla gezilebilen, bir yanında piknik yapılabilen, isterseniz konaklama yapabileceğiniz ( hem karavanla hem oda kiralayabilerek) insanların yağmura rağmen oyun havalarıyla oyun oynadığı neşeli bir yerdi. Biz hava yağmurlu olmasından kaynaklı Kıyıköy’deki Hakan Bey’ in kuzeni Erkan’ın yerinde geçirmek üzere yaptık. Aracımızı sahile yakın bir yere park ederken sahilde bulunan bu şirin küçük restaurantın sahipleri, işyerlerinin önüne çekebileceğimizi söylediler. Bu İnsanların bu misafirperverlikleri bende alışkanlık yapacak en sonunda. Her fırsat bulduğumda İstanbul’ da yaşamın zorluğu ve insanların robotlaşmasından şikayet eden ben, 20 günde bir karavan yolculuğumuzu, tam tersine çevirip, 20 günde bir eve dönebilme ihtimalimi güçlendiriyor. Erkan Bey’le biraz sohbet ettikten sonra (sabah kahvaltı ettiğimiz yerdeki kuzeni Hakan Bey çoktan haber vermişti oraya gideceğimizi) günün yorgunluğunu atalım diye biraz siesta yapalım dedik. Mis gibi deniz havası dolarken karavanın içine 2 saat kadar uyuduk. 🙂 
Uyandığımızda karnımız çok acıkmıştı. Karavandaki bu duyguyu çok seviyorum. İstediğin yer komşun oluyor. 🙂 Otelde tatil geçirsek otelin sunduklarının dışına çıkamazsın. Aile yazlığına gitsek komşularını kendin seçemezsin. Binek otomobille gitsek kalacak yer ararsın, idare edersin. Karavanda öyle mi? Kurulu düzenin devam ediyor. Mutlu olduğun yerlerde istediğin kadar durabiliyorsun. Uyandığımızda Erkan’ın yerine gittik. Sezon henüz başlamadığı için ve birazda siestamız uzun sürdüğü için bu güzel küçük lokantanın tek müşterisi bizdik. 🙂 Kıyıköy’de en çok bulunan deniz ürünü kalkan balığıymış. Çok lezzetliydi, şiddetle tavsiye ederim. 3 duble rakı, salata, karides güveç, kalamar tava, yarım kg kalkan tava ,meyvesi çayı vb. 135 tl hesap geldi.150tl ödedik. Hesabı ödedin kalk bakalım yok, Erkan Bey uykuluk rakınızı içmeden yollamam dedi. Süpermiş “uykuluk rakı” .
Erkan Bey bu sene, buraya bir karavan kampı yapmaya karar verdiğini, karavancılara hizmet vermek istediğini söyledi. Geçen sene İskoç bir ailenin 4 ay boyunca burada kaldığını söyledi. Sene içinde bu karavan kampını görmeyi çok istediğimi düşündüm.
Benim gördüğüm, şu an Türkiye’de karavan kampları çok kısıtlı. Yurt dışında yaşayan arkadaşlarımla konuştuğumda ” tatil zamanı karavan trafiği oluyor buralarda” diyorlar. Kendi acemiliklerimizin dışında, takıldığımız konuları soracak, ya da yardım edebilecek bir tesis bulmak çok zor, hatta imkansıza yakın. Malum bu gezimizi karavan sevdalılarının organizasyonlarından ayrı yapıyoruz. Bunun hafif çaplı bir çılgınlık olduğunu düşünüyorum, özellikle karavanla 2. yolculuğumuz için. Biraz tecrübe sahibi olduktan sonra bu tip çılgınlıklar yapmakta fayda var bence 🙂 
Restauratta biz sohbet ederken oğlum kendine 4 tane yavru köpek ve annelerini buldu. Karavanımızda pekala yaşayabileceği ile ilgili bizi ikna etmeye çalışıyordu. Bahri Bartu’ya karavanı aldığımızda, sevdirmek amaçlı, karavanın kendisinin olduğunu söylemiş bulunduk. Bu yüzden de karavanın kurallarını kendisi koyabilirmiş ve karavanda köpekler yaşayabilirmiş. Red etmemizin kabul edilmeyeceğini anladıktan sonra unutturma çalışmaları yapıp, karı-koca başarıya ulaştık. Erkan Beyle vedalaşırken en az 10 kere işyerinin anahtarını bırakmayı teklif etti. Keza bir o kadar da elektrik takviyesi teklifi aldık. Hep böyle kalın Kıyıköy’ün güzel insanları. 🙂 Deniz kokusuyla uyumak, sabahları daha dinç uyanmanıza sebep oluyor. Sabah uyandığımda gerçekten bambaşka bir hayata adım attığımızı farkettim. Bu seferki manzaramız masmavi deniz, yemyeşil bir dere ağaçların yeşillikleriyle temiz oksijeni içime çekerek uyanmak muhteşemdi. 
Karavanı yeni aldığımız için, içimizde devamlı bir yerlere gitme telaşı var. Belki eski alışkanlıklardan belki merakımızdan, nereye gideceğimizi hesaplamaya başladık. Bu yolculukta öğrendiğim bir şey varsa, karavanla koştura koştura tatil yapmak aslında pek keyifli değil. Biraz yorucu oluyor. Tabi şu an biz gezilecek, kalınacak yerleri çok bilmediğimiz için deneyerek öğreniyoruz. 
Karavanda tuvalet olayı hala ısınamadığım bir konu. Astımlı biri olarak, klozetteki kimyasal koku beni biraz rahatsız ediyor. Bir daha ki yolculukta o kokuyu bastıracak bir şeyler bulmam gerekiyor diye düşünüyorum. Alan dar olduğu için de, temizlemek ve içinde hareket etmek hayli zor oluyor. Bu konu ile ilgili araştırmalar yapmamız gerekiyor.

Herkes uyandıktan sonra kahvaltımızı ettik.
İğneada’ ya gitmek üzere hazırlıklarımızı yapıp yola çıktık. Hava bugün biraz bulutluydu. Havanın muhalefeti yüzünden longoz ormanlarını gezme planımızı askıya aldık. Sular altındaki bu ormanları göremeyeceğimiz için biraz üzüldük. Dünyada 3 örneği varmış ve bir örneğinin Türkiye’de olması çok güzel bir şey. Belki sonra yine geliriz, nasıl olsa İstanbul’a 1,5 saat uzaklıkta. 
Demirköy’e doğru orman yolunda giderken hava hissedilir derecede soğumaya başladı, yağmur sağanak şeklindeydi ve sürpriz? Dolu yağmaya başladı. Evet dün denize girdik bugün dolu yağıyordu. Yolda ilerlemekte zorlandık. Uygun bir yerde duralım dedik. Ama virajı hayli fazla olan bu yolda duracak yer bulmakta çok zorlandık. Telefonlar ara ara çekiyordu. Her yer bembeyaz oldu. Yavaş yavaş ilerlerken dolu kesildi yağmura döndü. 15 dakika sonra dolu tekrar başladı. Bu durum 3 kere daha tekrarladıktan sonra Demirköy’e doğru yola devam ettik. İşin açıkcası biraz heyecanlandık ve birazda korktuk. Neyse gökyüzü tekrar mavisini gösterince rahatladık. İğneada’ya vardığımızda, biraz bakımsız, eski bir yerleşim yeri olduğunu gördüm. Sahile doğru ilerledik. Burası çok sakindi. Nerdeyse yolda insan yoktu. Sahilin kenarında karavanların ve çadırların olduğu bir yer dikkatimizi çekti. Hava soğuk olduğu için deniz kenarında kalma fikri hoşumuza gitmedi. Karnımız acıktı. Önce yemek yiyelim sonra gezeriz dedik. Foursquare’ da bulduğumuz Şahin Tepesi Restaurantı bulduk. Mütevazi bir yer. Gerçekten İğneada’nın tepesinde. Çalışanları çok ilgili ve çalışkan. Tabi ki kalkan tavsiye ettiler 🙂 siparişimizi verdik. Oğlumuz yine kendini yeşilliklere bıraktı. Bulduğu kedileri besliyor, peşlerinden koşuyor, bulduğu erik ağacından erik toplayıp ağzına atıyordu. Bize de arada lütfedip getiriyordu. Kendisi çiçek toplama konusunda çok isteklidir. Manzaramız yine harikaydı. Yemeğimizin bitirmeye yakın restaurant hayli kalabalıklaştı. Biraz İğneadayı gezmek üzere hesabımızı ödedik karavanımızla yola çıktık. İğneada merkeze gidelim dedik. 
İğneada merkezi pek düşündüğüm gibi değildi. İçeri girer girmez tabela kirliliği gözüme çarptı. Sahile yakın çay bahçeleri vardı. Burada bir çay içelim dedik. Çay bahçesine girdiğimizde lavaboyu sordum personele. Kot farkından kaynaklı aşağıyı gösterip plajda olduğunu söyledi. Havanın bozuk olmasına rağmen kalabalıktı. Çay bahçesinde okey ve tavla oynayanlar çok hoşuma gitti. Genci yaşlısı bir aradaydı. Eski yazlık yerlerde yaşadığımız kokuyu aldım birden. Tuvalete gittiğimde hayal kırıklığı yaşadım. Kapı kilidi bozuk, sifon çalışmıyor, tuvalet kağıdı yok ve el sabununun %80 i su doldurulmuştu. Bu hizmeti de 1 TL karşılığında alıyorsunuz. Çok sinir bozucuydu. İğneada’nın merkezinin, ziyaretçilerine nasıl davranacağı ve nasıl karşılayacağı konusunda epey emek harcaması gerekiyor. Sinir bozukluğumla eşimin yanına gittim. Çay söyledim. Hayatımda içtiğim en kötü çayı getirdiler. Daha doğrusu içemedim. Eşimde mutsuz oldu. Hemen araştırmaya başladık. Karavanın bir güzelliği işte bu. İnternet üzerinden araştırıp burada otelden yer ayırtsanız, tam bir fiyasko olacak. Ama biz özgürüz. 🙂 
Buraya geldiğinizde görmeniz gereken ve şiddetle tavsiye edeceğim yer Dupnisa Mağarası. Buraya gelmek için Demirköy’ü geçip yaklaşık 1 saatlik yolculuk yapıyorsunuz. Muhteşem bir yer. Dupnisa Mağarası, Aziz Nikola Manastırı gibi bakımsız değildi. Sağanak yağmur, mağaraya giden toprak yolu çamur ve kaygan yapmıştı. 100-150 metrelik kısa bir ormanda yürüyüş yapıyorsunuz. Bu kısa yürüyüş sırasında, yağmurun kesilmiş olmasına rağmen ağaçlarda biriken yağmur damlaları sizi hafif hafif ıslatıyordu. Muhteşem bir orman içinde, nereye bakarsanız akan sular, küçük şelaleler daha mağaraya varmadan sizi hayran bırakıyordu. Sonunda mağaranın girişine geldik. Tabii ki ben yine karanlık ve ıslak alan korkumu çağırdım. Eşimle oğlum önceden içeri girdikleri için , “ha gayret Gamze!” dedim ve içeri adım attım. Mağaranın girişi korkumu hayranlığa bıraktı. İçerideki nem nefes almamı engeller diye evham yaptım ama her şeyi düşündüğümün aksine çıkarmayı başarıyordu Dupnisa. İçeride hissedilen belirgin bir serinlik ve oksijen bolluğu içimi rahatlattı. Hayatımda ilk defa bir mağaranın içindeydim. İçeri girişte insan dizini aşmıycak şekilde olan suların ortasında yapılmış yoldan ilerliyorsunuz. Her yer loş aydınlatmayla ışıklandırılmıştı. Mağaranın duvarlarının her yerinden sular akıyordu. İçerideki yankıyla birlikte muhteşem akan su sesi, sizi hemen etkiliyordu. Yüzyıllardır akan suların taşlara verdiği şekiller inanılmazdı. İnanın çekilen fotoğraflar içerinin muhteşemliğini yeteri kadar yansıtmıyor. İlerlediğimizde mağaranın içinde dik bir merdiven var. Bunu mecazi olarak anlatmıyorum. Gerçekten dik ve yüksek bir merdiven. O kadar yorucuydu ki, merdivenden inenlere sadece acı içinde baktım ve ” Değiyor mu çıktığımıza ” diye sordum. Gülerek ” Değiyor ” dediler. O zaman biraz daha hevesle çıktım. 🙂 Daracık taşların arasından geçerken, hayatımda böyle yere girmem diye büyük konuşmamak gerektiğini öğrendim. 🙂 Ve sonunda mağaranın ortasındaki yere geldik. Görülmesi gereken eşsiz bir yer. İçerisi belirgin soğuk. Dupnisa mağarasının derinliği aslında 2km kadarmış. Fakat güvenlik nedeniyle bizler ancak 200 metresini görebiliyoruz. Yeterli mi? Bence yeterli. 🙂 Fotoğraflarımızı çektikten sonra geri döndük. Orman içinde basit bir kulübe içinde,anne kızın çalıştırdığı kulübeden sucuk ekmek ve çay siparişlerimizi verdik. Tabi ki bu sırada Bahri Bartu durmadı ve ormanın içinden akan, insanların düşmemek için atlaya zıplaya geçtiği sulara balıklama daldı. O an sinirlensem de, oğlumun mutluluğu tam kıvamında sinirlenmeme engel oluyordu. Karavanda üstünü değiştirdikten sonra, yemeğimizi yedik. Sanki daha iyi bir tesis yapılabilirmiş gibi geldi bana. En azından yemek yiyebilmek için. 
Bu akşam burada konaklayalım dedik. Akşam kimse kalmıyormuş. Tuvalet ve su ihtiyacımızı karşılayabileceğimiz yer de vardı. Fakat tekrar yağmur başladı. Şiddetli olmaya başladı, telefonlarında çekmediğini bildiğimiz için burada kalmamaya karar verdik. 
Kırklareli merkeze gittik. Kırklareli insanları çok güzel. Şehir tam bir öğrenci şehri. Neresi güvenli diye önce bir polis ekibine soralım dedik. Polisin “burası öyle bir yer ki, nereye gitseniz hiç bir sorun çıkmaz ” demesi ama bunu şikayet eder gibi söylemesi daha enteresandı. 🙂 Nereye park etsek acaba diye sorduğumuz iki teyze, gidecekleri yere yakın bir yer olduğunu söylediler. Evimize buyur ettik bu şirin teyzeleri 🙂 Karavanla ilgili bir sürü soru ve cevap üzerine eski istasyon dedikleri yere park ettik. Belli ki daha önce çok araştırmışlar, karavana ilgililerdi. Teyzeleri yolcu ettikten sonra, şehir içinde yürüyüş yaptık, sakin ve huzur dolu bir şehirdi. Hem sosyal hem hem kalabalık hem de rahatsız etmeyen bir şehir. Kısacası sevdim Kırklareli’ni. 🙂 Bu kısa tatilimiz bana bir sürü şey öğretti ve dinlendirdi. Teşekkür ederim karavan 🙂